• mutluhocayaözgürlük

Uyanık, inatçı, kapsayıcı olalım, örgütlü olalım

(Bu söyleşi Bir+Bir Forum'da 03.02.2020 tarihinde yayınlanmıştır.)


13 Ekim’de gözaltına alındı, ardından tutuklandı, üç buçuk aydır cezaevinde. İsnat edilen suç “savaşa hayır, barış hemen şimdi” sloganı atmak, dahası “kaldırımda beklemek”. İlk duruşması 21 Şubat’ta. HDP Şişli İlçe Başkanı Mutlu Öztürk’e bağlanıyoruz.


Haberlerde “Savaşa hayır, barış hemen şimdi” dediğiniz için tutuklandığınız yazıldı. Tam olarak neyle suçlanıyorsunuz? Hakkınızda iddianame hazırlandı mı? Şu anki yasal süreç ne?

Mutlu Öztürk: Ben ve sekiz arkadaşımın hukuk süreci, hakkımızdaki iddia ve yaşadıklarımızın özeti şöyle: 13 Ekim 2019’da, Yıldız Yokuşu’nda, Beşiktaş HDP binası önünde ve civarında gözaltına alındık. 14 Ekim’de 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandık. Metris’te bir geceden sonra, 15 Ekim’de Silivri 5 no’lu L Tipi Cezaevi’ne getirildik. İddianame dedikleri, 21 Kasım’da savcı tarafından hazırlanıp 29. Ağır Ceza tarafından 5 Aralık’ta kabul edilmiş. İlk duruşma, 21 Şubat 2020, 10:30’da Çağlayan’da görülecek. 120 günlük bir tutsaklığın ardından.


İddianamede size atfedilen suç ne?

İddianame dedikleri beş-altı paragraftan oluşan tek sayfada gösterdikleri sebep aslında: TCK 53/1, TMK 7/2 ve 2911 sayılı yasanın 28/1’ini ihlâl. Yani, biz fanilerin diline tercüme edersek, YPG propagandası yapmak ve gösteri yürüyüşleri kanununa uymamak. Meali, “Savaşa hayır dediler, biz de aldık”. Sadece meal de değil, yanlış anlaşılmasın. Dava dosyasında, Beşiktaş Emniyet’in savcıya yolladığı tahkikat evrakı arasındaki “Açık Kaynak Araştırma Tutanağı”nda  –Twitter kastediliyor olmalı– bu slogan da zikrediliyor:) Gerçekten. Bir video-haber “yorumlanırken”, “şahıslar bu 14 saniyelik kayıtta görünmese de” dendikten sonra, “grubun ‘savaşa hayır, barış hemen şimdi’ şeklinde slogan attığı görülmüştür” cümlesi gerçekten var. Hem de büyük harfle yazılmış!





“Savaşa hayır, barış hemen şimdi” dediğiniz için mi tutuklusunuz?

Savcı işini nispeten ciddiye alan biri olmalı ki, suç unsuru olarak bu güzelim temenniyi değil, “Katil Devlet! Biji Berxwedana Rojava/ Kobanê” ibarelerini seçmiş, Beşiktaş Emniyet’in şevkle didinip önüne serdiği zayıf malzemeden. Bu sefer de başka bir mesele var ama. Sunulan hiçbir görüntüde “Katil Devlet!” sloganı yok. Gaipten bir ses duyup ikna edici mi buldular, bilmiyorum. Tüm dosyada doğrudan benimle ilgili tek cümle ise şu: “… bir grupla birlikte kaldırımda beklediği görülmektedir”. Yani, 21 Şubat’ta, “kaldırımda beklemek”ten yargılanacağım, gel de gülme.


Sizce asıl tutuklanma nedeniniz ne? Niye hapistesiniz?

Süreçte bir sürü trajikomik detay var da, şimdilik geçelim. Ama şu gözlemimi paylaşayım: Biz dokuz kişiye yaşatılan bu mini-komplo’nun operasyonel ayağı, ki HDP’ye karşı son süreçte ülkenin her köşesinde hikâyenin üç aşağı beş yukarı böyle geliştiği tahmin edilebilir, ana yürütücüsü, İlçe Emniyet Amirliği olmuş. Dosyadan çıkardığım sonuç bu. Metod olarak “İmamın Ordusu” nasıl çalıştıysa, Soylu’nunki de öyle çalışıyor gibi. Cebimize Gülen’in bir ara önerdiği gibi esrar koymuyor da, Twitter’dan video bulup ağzımıza slogan uyduruyor, o sloganı da zaten, bir sağ parti militanı zihniyle yorumlayıp bizi tutuklattırıyor. 13 Ekim 2019’da Beşiktaş’ta olan, kısaca bu: Yürütme, yasamayı yürütmedi. Anayasasını ihlâl etti.


Sizin gibi sayısız insan benzer şekilde gözaltına alınıp tutuklandı, tutuklanıyor. Bu cadı avını nasıl yorumluyorsunuz?

İçeri girmeden önce de, epeydir Türk hukuku üzerine ne bulsam okumaya çalışıyordum. Çünkü adliye ve güvenlik bürokrasisi son birkaç yıldır bu topraklar için bile alışılmadık olan bir altüst oluş, bir şirazesinden çıkma yaşıyor. Rejim krizi hayatın hemen tüm alanlarına yansıyan bir çürük kokusu yarattı yaratmasına ama, hukuka yaptığı kadarını başka hiçbir alana yapmadı. Olağanüstü yargı, “düşman hukuku”, belli kesimler için son 200 yılın Türkiye’sinde hep vardı, ama bu kadar yaygın bir hukuk-dışılık, dolayısıyla halk nezdinde yargıya bu kadar yüksek bir güvensizlik pek görülmemişti.

Yargı ve güvenlik bürokrasisinin “şirazesinden çıkması” veya çıkarılması da belli bir stratejinin parçası değil mi?

Mevcut yargının düşman bellediği kesimler olarak bizim, karşımızdaki mekanizmanın mantığını / mantıksızlığını, işleyişini, reflekslerini, alt-kültürünü falan, yani sosyolojisini ve siyasetini çözmüş, didik didik analiz etmiş olmamız, röntgenini çoktan çekmiş olmamız gerekiyordu. Orhan Gazi Ertekin’in, Selçuk Kozağaçlı’nın, Mithat Sancar’ın, Fikret İlkiz’in, ÖHD’nin, ÇHD’nin, bazı baroların ufuk açıcı çalışmaları varsa da, henüz bizim, mağdurlardan muhabirlere, aktivistlerimizden gençlerimize, elden ele dilden dile yayacağımız derli toplu bir “Demokratın Hukuk Kılavuzu”, bir “T.C. hukuku nedir, zararları nelerdir, nasıl işler, nasıl başa çıkılır?” el kitabımız yok. Oysa hukuk okur-yazarlığı, yurttaşlık bilincinin de kurucu unsurlarından biri. Geniş yığınların, çok değerli halk önderlerinin tepesindeki Demokles Kılıcı işlevi gören düzen hukuku, kendini neredeyse mistik bir jargonun ardına gizleyerek, yıllardır binlerce, on binlerce arkadaşımızın ömrünü çalıyor. Yüzde 99’un hayatını, fırsatını buldukça zindana çeviriyor. Kitleleri kıpırdayamaz hale getirmeye uğraşıyor.


Öngörebilmemiz, genelgeçer cümlelerin ötesinde bir kapsamda çözümlememiz, bir karşı taktikler repertuarı geliştirebilmemiz gerekiyor/du –her aşaması için. Gözaltından duruşmaya, mahpus haklarından kamuoyu oluşturmaya, her aşaması için. Yükün epeycesi hukuk camiasındaki devrimci demokrat arkadaşlardaysa da, gerisi bizde, halkta, “zanlı” adaylarında yani. Martin Luther King ve yoldaşlarının, Gandhi ve arkadaşlarının, Cezayir veya Güney Afrika Ulusal Kurtuluşçularının ve sayısız benzer deneyimin hukuk mücadelesi boyutunun bu gözle okunması, çalışılması lâzım. Tek cümleyle, hukuk bilgisi de, hukuksal rezistansın bilgisi de demokratikleşmeli, herkesçe erişilebilir hale getirilmelidir. Bu, demokrasi kavgasının asli boyutlarından biridir.


Herkesin farklı bir cezaevi deneyimi var. Sizinki nasıl?

Kâğıt-kalemi unutmuşum. Deftere yazmayı, mektup okumayı, sosyal medyasız, cep telefonsuz yaşamayı, bir oturuşta bir roman bitirmeyi, kitapların içinde kaybolmayı, kalabalık bir erkek grubuyla bir yatakhaneyi, hayatı paylaşmayı, otuz kişiyle saatlerce bir meseleyi tartışmayı, berbat bir yemeği binbir türlü sihirbazlıkla yenilebilir hale getirebilen yoldaşlarla ekmeğini paylaşmayı: Komünü... On beş adımlık avluda yan yana tempolu yürümenin keyfini unutmuşum. 12 Eylül’ün lise yatakhanesinden bildiğim o şeyi, canavarın bağrında, midesinde, o hiç yokmuş gibi yaşamayı unutmuşum. Hatırladım burada. Bilmediğin anadilinde (ifadedeki paradoksa dikkat!) koğuş arkadaşının anlattığı masalı dinlemenin keyfi de cabası. Müşfik Türk Devleti’ne müteşekkirim. Öte yandan, bildiğiniz faşizm işte; bizimkilerin yaratıcı grameri ile söylersek: Yaşıyoruz kendimize.


Cezaevi arkadaşlarınız kimler?

18 yaşındaki Apo’dan 78 yaşındaki Sabri Abi’ye, her yaştan Kürt burada. Çeşit çeşit ceza takdir edilmiş, çeşit çeşit hukuksuzlukla 6 yıl, 13 yıl, 124 yıl, 4000 yıl… Kolonyal hukuk. Düşman hukuku. “Yapan sen değilsen de, sen olabilirdin” hukuku. Dün Sidar’a, bugün Barış’a, ikisi de oğlumdan küçük, 13 yıl 8’er ay verdiler. “Oturmuş yazıcılar fermanım yazar. Ay, karanlık…” İki yüzyıllık karmaşık bir etnopolitik meselenin yükünü gencecik omuzlara yüklemişiz. Ay, karanlık. Ayıbı önce devletin, sonra farklı sorumluluk dereceleriyle, hepimizin, tüm politik aktörlerin.


Neler okuyorsunuz?

Dostlar sağolsun, kitaplığımız epey geniş ve çeşitli. Yeri gelmişken, birkaç kitap öveyim. Haffner’in Bir Alman’ın Hatırladıkları’na dört baskı az bile. Halen nasıl güncel! Razmig Köşeyan’ın Aklın Sol Yanı, Perry Anderson’ın o bilinen iki kitabıyla başladığı izi sürdürüp sol düşüncenin güncel bir haritasını çıkartıyor. Ayizi’nden çıkan Çimen Günay’ın Yaralı Erkeklikler’i, zindanda bir erkekler koğuşunda okumak için ideal bir deneyimdi. Birkaç da roman sayayım. Behçet Çelik’in on yıl ara ile yayınlanan iki eseri, Dünyanın Uğultusu ve Beynin Girdapları, özellikle de ikincisi! Yıllar yıllar önce filmini izleyip hiç unutmadığım Manuel Puig’in Örümcek Kadının Öpücüğü –o arkaik, komik dipnotlar hariç. Jaguar’dan çıkan, Colson Whitehead’in Nickel Çocukları. Kafka’nın Dava’sı, yine, hep. Vivet Kanetti’nin inci gibi çevirisiyle, romandan daha roman, Jacques Vergès’nin Savunma Saldırıyor’u, her tutsağın başucunda olsa yeridir. Georges Perec’in Şeyler’i, Simone de Beauvoir’ın Mandarinler’i. İyi çeviri, sağlam cilt, güzel edisyon. Bin küsür sayfa bitmesin diye dua ettim. Mehmed Uzun külliyatı, Türkali’nin Bitti Bitti Bitmedi’si. Hatta Hariri’nin Sapiens’i ile Botton’un Statü Endişesi bile…

Zindan hâlâ bir tür üniversite, bir halk üniversitesi. Okuma-yazmayı burada öğrenmiş arkadaşlar da var koğuşta; birisi geçenlerde neolitik devri anlatıyordu, diğeri, Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nu. Zindan hâlâ toplumsal eşitsizliklerin her türünün aynası, mikro-kozmosu. Kendini merak eden, neresinden çürüdüğünü bilmek isteyen bir toplumun dönüp bakması gereken ilk yer. Çürüyüşün öncü göstergeleri de, sonuçları da orada, zindanda. Bakmasını bilene, bilmek isteyene, ayan beyan, burada.


Bunca korkutma, tutuklama, gözaltı furyası muhalefette nasıl etkiler yaratıyor sizce? Sizden önce de partilileriniz onar onar tutuklanıyordu. Bu kadar baskı altındaki bir partide çalışmak nasıl bir psikoloji yaratıyor?

Yıldırdığı kesimler illa ki vardır. Hele rejimle derdiniz palyatif meseleler üstüneyse, yılabilirsiniz. Rejim eleştirisi “şöyle temiz bir Kürt jenosidi yapmadınız gitti” ekseninde olanları ise zaten geçelim; Saray’ın kapısındalar epeydir. “Silivri soğuktur şimdi” tayfası, evet, ürkmüş olabilir.


Soğuk mu gerçekten?

O kadar da soğuk değil, söyleyeyim; onursuzluğa değecek kadar soğuk yer dünyada da yok. Ama bizdeki ilk etkisi inadı keskinleştirmek. Bedeli ne olursa olsun haksızlığa eyvallah demeyen, demeyecek olan yeterince insan var bu topraklarda. Bilinen iki noktayı anımsatayım. Bir: HDP memleketin en politik tabanına sahip, bu anlamda parti lafını en çok hak eden partidir. Yöneticileri ne zaman içeride değildi ki bu geleneğin? Tarihte çok örneği yok ve biraz da tuhaf, ama bizi içeri atmaları partiyi küçültmüyor, büyütüyor. Son kırk yıla bakılabilir. İki: HDP hem bir kitle hem bir kadro partisidir ve tabanı da, kadroları da ciddi bir çeşitlilik arz eder. Çeşitlilik ise aynı zamanda esneklik demektir. Çeşitliliğin kazandırdığı esneklik sayesinde, bazı dönemlerde bir türümüz, başka dönemlerde diğer türümüz öne çıkıp bayrağı devralabiliyor.


Diyeceğim o ki, kadro havuzumuz hapiste falan tükenmez, dönüp tarihe baksınlar ve hiç uğraşmasınlar. Kitle partisi boyutunu ise, 23 Şubat’taki kongrede bir kez daha görecekler. Elbette, geniş kitlelerden büyük riskleri sürekli almaları beklenemez, beklenmemeli. Bir korunma refleksi ile parti ile organik bağlarını bir alt seviyeye indirmiş olsalar da milyonların kalbi, dikkati, oyu HDP’de. Bunu rejim de biliyor, biz de biliyoruz. Açmazda olan biz değiliz. Sosyolojik tabanı bu kadar kemikleşmiş bir etnopolitik hareketin ve dostlarının kökü vurmak, kırmak, hapsetmek, yasaklamakla kurutulamaz.



Yıllardır barış-demokrasi mücadelesi içindesiniz, şu anda gelinen noktayı nasıl tarif edersiniz?

Kendimi bildim bileli, bir yanımız yaprak döker –Promete misali, Sisyphos misali– bir yanımız bahar bahçe: Komün, Gezi, Newroz eşiği. Yine de sanki epey özel bir dönemden geçiyoruz gibi. Yerküre düzeni de, T.C. rejimi de hiç bu kadar kritik bir dönemeçte olmamıştı. Bildiğimiz dünyanın sonu çoktan geldi. Bildiğimiz Türkiye’nin de. Yaşanan doğum sancısı. Neyin doğacağı hem pek belli değil hem de bizim mücadelemize bağlı. Trump’tan Putin’e, Çin’den Hindistan’a, Brezilya’dan Polonya’ya, Türkiye’ye, 1930’lara veya 1914 öncesine benzeyen şu konjonktürde, demokrasinin mezar kazıcıları halkların ve doğanın kaderini ellerinde tutmaya çalışıyorlar. Ama karşılarında dünyanın dört bir köşesinde yükselen ekoloji hareketi, kadın dayanışması, kent ve emekçi isyanları var. Yönetenler yönetemiyor, yönetilenler böyle yönetilmek istemiyor. Sonuç, her köşede, müesses nizamların derin bir meşruiyet krizi. Yani devrimciler için zemin gayet müsait aslında. E, niye helva yok o zaman? Eksik ne? Evet, sübjektif koşullar. Devrimci özne. Bedreddinilerin, komünarların, konseylerin, Gezi’nin ve kırk yıldır da Kürt direnişinin ne yapıp edip bir şekilde bir süreliğine başardığını süreklileştirip derinleştirecek bir devrimci özne.


Kişisel olarak, bunu buralarda kotarabilmeye görece en yakın politik program ve örgütsel potansiyelin HDK/HDP geleneğinde olduğunu düşündüğüm için, hep buradayım, hâlâ buradayım. Elimizdeki müşterek aygıtın, yani örgütümüzün bu politik programa ne kadar denk düştüğünü, neresinin neden aksadığını, neleri düzeltirsek önüne koyduğu işleri başarmak için daha “muktedir” hale gelebileceğini falan ise, tartışmayı sürdürmeliyiz. Rejimin baskısı bu noktada elbet bir engel; sırf şu son bir yılda gözaltından geçen beş bin arkadaşımızla iki HDP daha kurardık gerçekten de, ama bu bir devrimci için, her şeye rağmen, bir bahane değil, olmamalı. Faşizmin işi bu çünkü, bu zaten elde bir: Faşisttir, saldıracak. Bağnazdır, bastıracak. Devlettir, hapsedecek. Sermayedir, sömürecek. Erkektir, öldürecek… Bunlar bir devrimci için bahane değil. Sürpriz değil. Tersine, ta en başta, devrimciliği seçme gerekçesi, mücadeleye, örgütlenmeye girişme nedeni. Neyse... Uzatmadan, gelinen noktaya dair izlenimlerimi özetleyeyim. Biz’le başlayayım. Yıkılmadık, ayaktayız. Biraz sarsılmadık değil, ama ayaktayız. Neyi başardığımızı, neyi ne kadar sarstığımızı ise (2013’te, 2015 7 Haziran’da, 2019 31 Mart ve 23 Haziran’da…) rakiplerimizin halinden anlamak kolay. Şöyle ki..


Bir: Bizimle başa çıkmak için rejim değiştirdiler. Temsil ettiğimiz kesimler ve idealler parlamentoya giremesin diye koydukları yüzde 10 barajını paramparça ettik. Onlar da barajı yüzde 50 artı 1’e çektiler. Başkanlık sistemi dedikleri özünde budur. Emekçiyi, Kürdü, Aleviyi, Yeşil’i, Mor’u sessizliğe mahkûm edemeyince, 1969’da ve 12 Mart’ta TİP’e, 12 Eylül’de tüm sola, 1990’larda HEP’e, HADEP’e yaptıklarına, heybelerindeki hile ve zulüm müktesebatına sarıldılar. Hukuksal meşruiyetlerini, rıza üretme kabiliyetlerini yitirerek Cumhuriyet’lerini yıktılar ve yerine bir tek adam rejimi inşasına giriştiler. İki: Bunun bedeli AKP oldu. Artık bildiğimiz haliyle AKP yoktur. İçinden doğmakta olan iki parti, kanıttır. Gülenistlerle macerasının kanlı finali kanıttır. Çiller’in, Ağar’ın, Cem Uzan’ın, Perinçek’in inayetine muhtaç olması kanıttır. Sivil ihtilâl diye gelip iki yüz kişiye bir polisin düştüğü bir ülke kuran AKP, artık bir siyasi partiden çok, MHP’nin hep olduğu gibi, Başkan’ın paramiliter hayranları kulübüne dönüşmektedir. Birkaç Rizeli, Trabzonlu müteahhitin ve silah fabrikatörünün paramiliter korumalarına dönüşme ihtimali kapıdadır.


Üç: Rejim kolonyal niteliğini artık gizleyememekte, bilâkis altını çizmektedir. Belediyelere kayyum, seçilmişlere zindan, ancak ülkenin bir bölgesinde artık herhangi bir rıza/meşruiyet kaygısı gütmüyorsanız, bu konuda pes ettiyseniz yapılacak işlerdir. Çaresizlikten yaptılar. Oralarda artık sadece postal ve paranın zoruyla varlar. Bunu dünya da, memleket ahalisi de görüyor. En çok da Kürtler, yani sandıktan çıkan iradesi çiğnenmeye çalışılanlar. Dört: dış politikada ise rejimin tek çaresi daha fazla saldırganlık. Bir SS’lerin o meşhur “hayat sahalarımız” lafı kalmıştı etmedikleri, onu da Libya ve Suriye bağlamında etmeye başladılar. İktidar koalisyonunun Enverist fraksiyonu heyecanla Goben ve Breslav’ı bekliyor. Ortalık sakinleşmesin, dünya daha da karışsın diye dua eden, bir çakma-İsrail olma hayali kuranlar var. Oysa, bu alt-emperyal ülke dış politikası sürdürülebilir değil. Sıkıştılar, daha da sıkışacaklar. Beş: Çıplak zor ile yöneten bir mafyöz yapı ile karşı karşıyayız. Geniş kitleler, biraz da bunu sezdiklerinden/bildiklerinden, diş bileyerek bekliyor. Biraz Susurluk öncesi, biraz 2002 seçimleri öncesi gibi. Fırsatını bulduğunda da sağlam bir kroşe çıkarıyorlar, 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerindeki gibi. Silahlı bürokrasi ve paramiliter yapılanmalar ise, Ergenekon davaları sürecinde bir kısım kontrgerillanın, 15 Temmuz sonrasındaysa ordunun/polisin yaşadıklarının etkisiyle, bir zamanlar oldukları kadar özgüvenli değiller. Aralarından bazıları bir senede altı-yedi –hem de sağcı, kendi mahallelerinden– gazeteciye sokak ortasında saldırabilecek denli pervasızlaşabilseler de, kafası çalışanlar, halka ve hukuka karşı suç işlediklerinde, günün birinde yargılanabileceklerini biliyorlar artık. Bir tek Muğlalı örneği bile adını bir sendroma verecek kadar etkili olmuşken, şimdi epeyce örnek birikti. Asıp kesen polis amirlerinin, generallerin, Veli Küçük’ün, Mehmet Ağar’ın, Zekeriya Öz’lerin düştüğü halleri biliyorlar. Hak ettikleri nedenlerle ve hak ettikleri kadar değil elbette, ama Abdullah Çatlı özentilerine ders olacak kadar yattılar. Bunun önemli bir etkisi olacağını ve olası sivil katliamı niyetlerini ketleyebileceğini düşünüyorum, umuyorum. Hem artık İŞİD de yok.


Altı: Cumhur ve Millet Blokları tahtırevallidir. Panzehir Demokratik Cumhuriyet Bloku’dur. CHP ve İYİP’in demokratlığına, ancak sollarında güçlü bir HDP varsa ve o durumda bile kısmen güvenilebilir. CHP’nin yıllar sonra ve azıcık bir sosyal demokrat partiye benzemeye başlamasının rejimde yarattığı paniğin altını çizelim: Sözcü’nün “Saraydaki CHP’li”, Sinan Aygün’ün “Rüşvetçi Belediye” komiklikleri salt beceriksiz provokasyonlar değil, rejimin CHP’yi de majestelerinin muhalefetine geri kazanmaya verdiği önemin kanıtı. Öyle ki, seküler kanattaki çok kıymetli manipülatörlerini deşifre etmeyi bile göze aldılar, ama çuvalladılar. Burayı zorlamayı sürdürecekler. Becerirler, beceremezler bilemem, ama her durumda güçlü bir HDP, Demokratik ve Sosyal bir Cumhuriyet inşasının tek garantörüdür. Bulunduğumuz noktayı tarif etmek diye sormuşsunuz. O zor epey ama, birkaç gözlemimi paylaşmış oldum. Şunu hatırlatarak bitireyim: Biz bunları hem de çok yakın tarihlerde dört defa yendik sandıkta: 7 Haziran’da. Majestelerinin muhalefeti yan çizmese idi, başkanlık seçiminde. 31 Mart’ta. 23 Haziran’da. Hele bizim ilçede, Şişli’de, yanlarına bir de eşantiyon olarak Sarıgül’ü ekleyip hezimete uğrattık. Sadece şu son senede beş bin yoldaşımızı gözaltına almış olmaları bundan dolayı. Kişisel olarak, 2018 Aralık ayında ilçe eşbaşkanlığını kabul ederken de, 31 Mart seçim akşamı galibiyetimizi kutlarken de, buraya geleceğimi biliyordum. Biliyorduk. Değerdi. Değdi. Son olarak, bir tarihsel hatırlatma yapmama izin verin. Bizim cenahın –kestirmeden böyle diyeyim– memleket siyasetine nispeten ciddi etki edebildiği dönemleri kendimce şöyle sıralayabiliyorum: 1908-1913, 1918-1925, 1946-1951, 1965-1980, 2007-2015. Yani, isimlendirmeyi denersek:

1. 1908 Devrimi’nden 1913 Babıali Baskını’na. 2. 1918, yani ittihatçıların emperyalistler arası bir paylaşım savaşına Turan ve Cihad hayalleriyle katılıp artlarında paramparça bir memleket ve bir soykırım bırakarak kaçıp gitmelerinden 1925 Takrir-i Sükun yasası ile tüm muhalefetin yer altına itilmesine dek olan dönem. 3. 1946 çok-partili hayata geçişten 1951 TKP tevfikatına dek olan dönem. 4. 1965 TİP’in ve AP’nin büyük seçim başarısından 1980 12 Eylül darbesine kadarki dönem. 5. 2007 Hrant Dink’in yüz binleri buluşturan cenazesinden 2015 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerine dek süren dönem.

Bir dönemlendirme girişimi diyelim ya da tartışma önerisi. Ülke tarihinde bir demokratik devrim şansının mevcut olduğu ve bizim politik öncüllerimizin etkili olabildiği beş dönem. Hepsinin ortak özelliği, devlet iktidarını ele geçirme kavgasındaki iki blokun birbirine diş geçirmeye çalıştığı, ama hangisinin kazanacağının da belli olmadığı, dolayısıyla Üçüncü Yol desteğine ihtiyaç duyulan dönemler. Bu kısmı uzatmak için içimden gelen isteği bastırarak sadece şunu söyleyeceğim: Bugün de böyle bir kapışma dönemindeyiz. Bakmayın ortalıktaki sise dumana, Demokratik Cumhuriyetçilerin, Üçüncü Yol çizgisinin önü açık. Barış ve Demokrasi güçlerinin önü açık. Yeter ki uyanık, inatçı ve kapsayıcı olalım. Örgütlü olalım. İki yüzyıllık kapitalist modernleşme projesi elindeki tüm kartları oynayıp tüketmiş durumda. Son kart İslâmcı-Türkçülük de inandırıcılığını yitirdi. Şimdi dönüp 1908 Meclisi’ne, 1920 Meclisi’ne bakma zamanı yine. Şimdi mesela, 1921 Anayasası temelinde yeni bir toplumsal sözleşmeyi tasarlama zamanı. HDP bu açıdan da kilittir, umuttur. Neredeyse her TV tartışmasının, her köşe yazısının “gizli özne”si olması da bundandır, rejimin tüm baskı aygıtlarının hedefi olması da. 13 Ekim 2019 günü Barbaros Bulvarı’nda, Yıldız Yokuşu’nda attığımız sloganda da dediğimiz gibi: “HDP umuttur”. Hâlâ umuttur.

Lise öğrencileriniz açıklamalarında hocalığınızdan söz ederken “alışılmışın dışında bir tarih anlatımınız” olduğunu söylüyorlar. Nasıl bir anlatım olduğunu anlatabilir misiniz?

Galiba anlatamam. “Alışılmış olan” dediğimiz sabit değil, zaman içinde değişen bir şey. Alışılmışın, yani müesses nizamın geçer akçe kabul ettiğinin, rejimin sınırlarını çizdiğinin, düzenin kanıksamamızı talep ettiğinin dışı da doğal olarak, öğretmenliğe başladığımda, bir halde idi, şimdi başka bir halde. Buradan, hocalık yaparken uymaya çalıştığım en önemli ilkelerden birini formüle etmeye geçebilirim sanırım: İçinde devindiğin hali, ahvali bil. Her zaman her yerde geçerli (yani tarih-dışı) bir ideal anlatım/eğitim yok. Her zaman her yerde geçerli bir “alışılmışın dışında tarih anlatımı” yok. Önce alışılmışı ve ahvali teşhis et. İyi öğretmen, yarın sabah, 2020 yılının ocak ayında şu memleketin şu özelliklere sahip şu okulunda, şu kesimden ve şu şu kültürel arka plandan gelen çocuklarla şu şu konjonktüre insan hazırladığını, yani bağlamı aklından hiç çıkarmamalı. Ve her bağlamın farklı bir “ideal okul”u olabileceğini. Pedagojik tarz, tavır ve içeriğe ancak bu saptama ışığında karar verebilirsiniz. Yaratıcılığın, eleştirel düşünebilmenin, hakiki ilim irfana ulaşabilmenin önündeki engeller her dönemde farklı olageldi, dolayısıyla panzehir de farklı. Ben öğrenciyken başka, hocalığa başladığımda başka, bugünse bambaşka bir dünyaya ve ülkeye hazırlıyoruz gençleri, dolayısıyla bu üç dönemde de “iyi tarih hocası” tanımı, farklı olmalı.


  1. Hemen aklıma gelen ikinci bir ilke, “Kendini bil!” olabilir. Haddini, hududunu, kapasiteni, yapabileceklerini, yapamayacaklarını... Kadir olduğunu, aciz olduğunu. Batılıların self-refleksivite, bizim öztürkçecilerin özdüşünümsellik dediği şey. Koğuş arkadaşlarım belki bunu “eleştiri-özeleştiriye açık ol!” diye tercüme ederlerdi, bilmiyorum. Üçüncü bir ilke, “insanın kapasitesine ve özellikle değişme potansiyeline inan!” olabilir. Buna inanmayana zaten hocalık yasaklanmalı. “Özgür, eşit, adil, kardeşçe bir okul düşlemekten vazgeçme!” de başka bir prensip. Merakı kışkırt! Bilme arzusunu körükle! Sıkıcı, bezgin, neşesiz ders cinayetten beterdir! …diye diye sıralayabileceğim, bence hepsi önemli çeşitli ilkelerim vardı ve bunlara 20-25 yıl boyunca uymaya çalıştım, toplam sonuçtan şikâyetçi olduğumu söyleyemem. Yine de, söz konusu hocalar ve okullar ise, tavsiyem, kendimiz hakkında anlattığımıza değil, öğrencilerimizin bize dair anlattıklarının ortalamasına kulak vermek daha doğru sonuç veriyor. Karnemizi öğrencilerimiz vermeli. Bitirirken, diğer sorulara da bağlanabilecek bir şey daha ekleyeyim. Hocalık ve siyaset, bir yandan da benzer işler aslında. En azından benim için öyle oldu. İkisinde de elinizde sihirli değnek var zannına kapılabilirsiniz mesela. İkisi de özel bir güç sunar size ve ikisinde de “kontrolsüz güç, güç değildir” ilkesi geçerlidir. Sahte peygamberi de, demokrat bir moderatörü de oynayabilirsiniz. İnsanları büyüleyip güvenlerini kötüye de kullanabilirsiniz, akıllarını, zekâlarını, kişiliklerini de güçlendirebilirsiniz. Nesneleşmelerine, köleleşmelerine de, özgürleşmelerine, özneleşmelerine de yol açabilirsiniz… Denklemin doğru tarafında kalmak, sürekli bir iç hesaplaşmayı, kendinle didişmeyi, benzerlerinle kolektif bir çalışma ortamında eleştiri-özeleştiriyi aramayı, yurt ve dünya ahvaline yoğun bir dikkati gerektiriyor. Elimden geldiğince doğru tarafta kalmaya çabaladım; yukarıda da dediğim gibi, karnelerimizi öğrenci ve meslektaşlarımızdan alacağız, alıyoruz.




This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now