• mutluhocayaözgürlük

Tuncay Birkan'dan Mektup Var:Adnan Adıvar'dan Mutlu Hoca'ya Giden Yol ya da Barış Yanlısı Tarihçilik

Merhaba Mutlu,


Amma hızlı geçmiş zaman! 12 Eylül sonrasının alacakaranlığında nefes alınabilecek az sayıda yerden biri olan güzel kampüsümüzde, Orta Kantin’i mesken tutup hararetle tartıştığımız yıllarda doğan çocuklar, şimdi çoktan üniversiteyi bitirmişler, ne bitirmesi, akademik unvanlar kazanmaya bile başlamışlardır. Aradaki o koca zaman diliminde neredeyse hiç görüşmedik, ama tarih eğitimi konusunda yapmaya çalıştığın hayırlı müdahaleleri takip ederken pek mutlu oluyordum şahsen. Senin de benim çeviri ve yayıncılık alanında hasbelkader üretmeye çalıştığım işleri izlediğini biliyordum. Hatta cahil cüretiyle senin alanına, tarihe bir ucundan daldığım kitabımı okuyup beğendiğini, Twitter’da yazdığın güzel notu bana ileten bir arkadaş vesilesiyle öğrenince çok sevinmiştim gerçekten. Ama başlarında kitabım çıktığı için biraz sevinebildiğim 2019 (özellikle 2013’ten beri, senin gibi, bizler gibi barıştan, özgürlükten ve eşitlikten, eşitözgürlükten yana herkes için hepsi birer kabus gibi geçiyor zaten yılların), sonrasında sevincimi kursağımda bırakan dizi dizi zulüm, eziyet, zillet ve (eski ama güzel tabirle) hamakati beraberinde getirdi. Senin bir gerekçe bile üretmeye tenezzül edilmeden gözaltına alınman, tutuklanman ve aylardır Silivri’de tutulman (Ne güzel söylemişsin 1+1’de: “Silivri o kadar da soğuk değil, söyleyeyim; onursuzluğa değecek kadar soğuk yer dünyada da yok!”) bu berbat silsilenin benim adıma en sarsıcı ve üzücü olaylarından biri oldu.


O yüzden mutluhocayaozgurluk.com sitesini ve @freemutluhoca hesabını çok güzel kullanarak senin davanı sürekli gündemde tutan arkadaşlar (hepsi de arkadaşın hası, bence, çok şanslısın böyle arkadaşların olduğu için) bir katkıda bulunur musunuz diye kapımı çaldıklarında çok mutlu oldum, sana doğrudan hitap edebileceğim için. Ama iki arada bir derede yazmayayım, şu elimdeki iş bitsin de öyle yazayım derken, epey geciktim yazmakta. Ama elimdeki iş senin de hep dert ettiğin meselelerle ilgili olduğu için sana biraz anlatırsam bu küçük gecikme affedilebilir belki diye umuyorum.


Biliyorsun, bir zamandır eski “muharrir”lerimizi, benimsedikleri ideolojik konumların ötesine geçip güttükleri dertlerin bize verebileceği ilhamı daha çok önemseyerek bugün yeniden “kullanıma” sokmakla uğraşıyorum. Şu sırada da o babtan Adnan Adıvar’la uğraşıyorum; elimdeki iş de onun kitaplarına girmemiş 100 kadar yazısından derlediğim bir seçki. Bu yazılardan bir kısmını da, bir bilim tarihçisi olarak Adıvar’ı hep çok meşgul eden tarih felsefesi ve tarih eğitimi meselesi ile ilgili yazılar oluşturuyor. Senin yakın zamanlarda yaptığın şeyin başlangıç kabilinden bir varyantını ta 40’lı, 50’li yıllarda yapmaya çalışmış yani Adıvar. Kendi tabiriyle “harp ve darp romantiğine gönül vermiş” tarihçilerin dayattığı tarih anlayışına karşı tarihte nedensellik ilişkileri kurmayı önemseyen bir tarih anlayışının gerekliliğini vurgulamaya çalışmış çoğunlukla gündelik gazetelerde yayınlanan yazılarında.


Bu topraklarda uzun süre hakim olmuş tarih anlayışının üzerini kapattığı has bilgi özlemini çok güzel özetler bu yazılardan birinde: “Gençliğimizde biz bile işitir dururduk: Tarih sade vakaları sene sene, ay ay sıralayıp söylemekten ve büyük adamları, muharebeleri, harbe iştirak eden askerin sayısını, oturdukları çadırların adedini sayıp dökmekten ibaret değildir; bir de ‘muhakemeli tarih’ diye bir şey vardır. Acaba bu ne demektir? Bize bunu o vakit söyleyen olmazdı.” Yine aynı yazıda mealen tarih vasıtasıyla istediğiniz her şeyi haklı çıkarabileceğinizi, tarihin her şeyi kucakladığı ve her şeyden misaller getirdiği için insana kesin ve güçlü bir bilgi veremeyeceğini iddia eden, yani Niçeci takılan şair Paul Valery’ye karşı şu savunuyu getirir: “Halbuki tarih, faşizm’in eline düşmedikçe, şairin bu ağır ithamlarına lâyık olacak bir bilgi değildir. Çünkü hakiki tarih, böyle karmakarışık malûmatın birbiri üzerine fenayı iyi, iyiyi fena gösterecek şekillerde yığılmasından ibaret olamaz. Tarih en kısa tarifiyle geçmişte ve şimdideki vakaların kıymet ve manasını kavramağa yarayan bir bilgidir. Siyasi vaka, bir ilmi nazariye, bir keşif, bir sanat eseri ancak onları hazırlayan tarihi tekamülün kadrosu içinde mütalaa olunursa anlaşılabilir.”


Bir başka yazısında Princeton’da davet edildiği bir tarih dersini tarihin nasıl öğretilmesi gerektiğine dair bir model olarak önerir. Orada öğrencilerin kendisine sorduğu soruları aktarırken “tarihi vakıaları sebep ve netice zinciriyle birbirine bağlama, iktisadi sebeplerle siyasi sebepler arasındaki münasebet ve fikri hareketlerin yer yer tesirlerini araştırma” konusunda sergiledikleri bilimsel meraktan duyduğu memnuniyeti vurgular.


Doğru tarih bilgisinin barışla, o zamanki tabirle sulhla yakından ilgili olduğunu vurgulayan şu satırları da seveceksindir iflah olmaz bir barış-yanlısı tarihçi olarak: “Dünya yüzünde esaslı ve sürekli bir sulhu sağlamak için çareler düşünen alimler, filozoflar ve nihayet ilmi ve hatta siyasi cemiyetlerin hemen hepsi, yetişen gençlere okutulacak tarihin nasıl yazılacağına dair fikirler beyan etmişlerdir. Bu fikirlerin başlıca toplandığı noktalardan biri, tarihe yalan ve mübalağa karıştırmamak, harp ve darp bahislerini ikinci plana bırakarak daha ziyade insani ve medeni bahislere can vermek, diğeri de tarihi objektif bir görüşle yazmaktır.”


Yine ilgini çekeceğini düşündüğüm bir başka yazısında da Batı kültürü/medeniyeti adlandırmasının o kültürde İslami ve gayri-İslami Şark unsurlarının sahip olduğu büyük hisseyi unuttuğu için isabetli olmadığını, Avrupa kültürü denen şeyin aslında bir Akdeniz medeniyeti olduğunu söyler ve o medeniyetin de, der tekçi zihniyeti reddederek, “ne dili tek, ne ırkı, ne milliyeti tekti. Tek ve müşterek olan yegâne şey o kıyılarda hüküm süren ilmi fikir, zihni tecessüs ve bunların büyük havuzun bir ucundan öbür ucuna kolayca intikal edebilmek kabiliyeti idi.”


Adıvar, tıpkı senin gibi, manipulatif kaygılardan arındırılmış bir tarih bilgisi edinmeye ve genç kuşaklarda da bu bilgiye heves uyandırmaya çalışmanın, barış, demokrasi ve çoğulculuğun vazgeçilmez şartlarından biri olduğunu kavramış öncü aydınlarımızdandı. Yine senin gibi bu uğurda sadece yazılar yazmakla kalmayıp pratik siyasete de –DP grubundan ama müstakil olarak- girip Memurin Muhakemat Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu, ceza kanununun 142. Maddesi gibi baskıcı yasaların kaldırılması, en azından demokratik yönde değiştirilmesi yönünde mücadele vermiş; insan hakları alanındaki birçok ihlale dikkat çekmiş (hatta çok öncü bir tavırla Hayvan Hakları’nı da gündeme getirmişti), kayıtsız şartsız üniversite özerkliğinden yana tavır almış bir düşünür-siyasetçiydi. Zaten tanıyorsundur, bu yazılarla daha da yakından tanıyınca iyice kanının ısınacağından eminim.

Döneminin getirdiği bazı kısıtlamalar onu da etkilemişti elbette. Keşke tez vakitte, mesela 21 Şubat’ta tekrar özgürlüğüne kavuşsan da yıllar sonra tekrar görüşüp Mart’ta çıkacak kitabı sana elden verebilsem, başka binlerce şeyin yanısıra, bunları da yüz yüze konuşabilsek!


Tuncay Birkan



0 görüntüleme
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now