• mutluhocayaözgürlük

Erol Köroğlu'ndan Mektup Var: "Üşüyenlerin içini ısıtmak"

Sevgili Mutlu,


Seninle 1990 ya da 1991’de tanıştık, Boğaziçi Üniversitesi 4. Erkek Öğrenci Yurdu’nda. Yıldan emin değilim ama bizi tanıştıran olaydan eminim. Turgut Özal’ın üniversite eğitimine harç ödemeyi getirdiği seneydi. Ailesinden para almadan, çalışarak okumak zorundaki bir öğrenci olarak gerçekten çok korkmuş, ertesi sene harç çok yüksek olursa okuyamam diye düşünmüştüm. Tam olarak bu korkudan dolayı politize oldum ben, ilk öğrenci forumuma katıldım. O sırada hem öğrenci siyaseti içindeki ayrımlar hem öğrencilere dönük sertlik gözümü korkutmuştu gerçi. Ancak üniversiteyi neoliberalizme yöneltecek bu ilk adıma hayır demem gerektiğini, buna mecbur olduğumu da anlamıştım. Yıllar içinde hayır deme mecburiyetinin sadece kendimle ilgili olmadığını, sömürünün her türlüsüne karşı olmayı görev bilmek gerektiğini de anladım ya da öğrendim.


Öğrencilik yıllarında gülen yüzün içimi ısıtırdı. Sonra birbirimizi kaybettik ve yıllar sonra karşılaştık. Gülen yüzün yine içimi ısıtmıştı. Sonra sosyal medyadan izledik birbirimizi. Gülen yüzünün ve varlığının öğrencin ve dostun olan pek çok kişinin nasıl içlerini ısıttığını gördüm. Sen son derece iyi eğitimli, donanımlı, zeki bir insansın ama doğrusu senin bu hayattaki işlevin bunların hepsinden önce üşüyenlerin içini ısıtmakmış gibi geliyor bana. Sanki Gramsci “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” derken, Eagleton “karamsar umut”tan söz ederken, Onat Kutlar Nazım’ı yankılayarak kitabına “Yeter ki kararmasın” başlığını düşerken seni, senin gibi ışık olmayı başaran insanları müjdeliyorlar.


Sömürüye hayır demek bir görev ama bunun tek, asık suratlı, sert bir biçimi yok. Bunun yolunu her vesileyle yeniden bulmak, sözü bu sertlikten alıp ışık ve ateşe taşımak gerekiyor. Bir duruş bazen bir klişeye, donuk bir tabelaya dönüşebilir. Maharet bundan şıkır şıkır bir hayat çıkartmakta. Sınıfta bir konuyu işlerken çıkar o, bir veliyle ya da öğrenciyle konuşurken, sıkıntıdaki bir dost ya da tanıdıkla dertleşirken, bir parti binası önünde siyaset etme hakkını savunurken...


Galiba seni bu kadar sevdiren bu özelliğin, muktediri rahatsız etti. Kendi açısından haksız sayılmaz, hayatın çoğulluğu, hayatın su gibi oluşu otoriteye derttir. Sonunda dayanamamıştır, “bir alıverin bakalım şu gülüp duran, yüzü hep gülücüklü Mutlu Hoca’yı!” demiştir. Demiştir ama buradan gideceği bir yer yok. O Mutlu Hoca o mahpustan çıkacak. Sohbet de edecek, siyaset de. Ders verecek ve dersler almaya devam edecek. Hayat akacak. Devlet zor öğrenir, çabuk unutur. Ama Mutlu Hoca gibi öğretmenler var, sayıları az değil. Hem de kendilerini çoğaltabiliyorlar. Sonradan unutacak olsalar da, duruşma sırasında bunu öğrenmiş olmalarını ve seni salıvermelerini umuyorum. Dışarıda gülümsenecek daha sürüyle dert var, birlikte gülmeye seni bekliyoruz.


Muhabbetle...

Erol



152 görüntüleme
This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now